let the Rhapsody in Blue begin.
Bugün, gördüğüm tablolar arasında en beğendigim çiçekli olandı. Çiçekleri çizen artist, gerçekci ve de canlı bir ürün ortaya çıkarmış.
Tablolardan ziyade Rodin’in heykelleri müthiş. Heykellerin çoğu bronz; ancak, yine de, aralarında birkaç tane ilgimi çeken mermerden heykelcikler vardı. Bir tanesi, bir kadınla erkeğin arasındaki cinselliği anlaşılır bir biçimde ortaya koyuyor. İnsan o heykellerin bir anda gerceğe dönüşeceğini zannediyor. Nitekim, hayalinde de öyle oluyor. Sen onlarla konuşuyorsun sanki.
Bugün dedim ki, acaba insan burda, Metropolitan Museum of Art’ta yaşasaydı, ve hergün o artistleri taklit etmeye çabalasaydı, ne kadar onlar kadar olabilirdi?
Bu müzede insan korkmuyor sanki, ne Wheaton’dan sonraki hayatın garip ve bana gizli görünen tarafını merak ediyorum ne de Güney Afrika’ya gidip fotoğraf çekmek zorunda olduğumu düşündüren sebepsiz kaygıya sahibim. Bilinmez, burda yirmi beş dakikadır, dikdörtgen bir odanın tam ortasında oturmus, büyük bir iştahla yazıyorum. Hep burda kalmak isterdim. Belki bu yazıyla, ne kadar basit olursa olsun bunu basarıyorumdur.
Hafif sağ çarprazımda Monet’nin hiç görmediğim portreleri var. Bir adam kalın beyaz bir kemer takıyor, sol elinde uzun ince bir çubuk var ve de sağ elini belinin üzerine koymuş. Sol elinde ise kırmızı bir kilim var gibi. Bu kilim tam da benim aldığım kilimlere benziyor fakat gözlemlediğim kadarıyla biraz sert, insanin elini sürebilmeyi arzulayacağı kadar yumuşak değil. Çizilen adamın kahverengi botları var.
Yüzündeki ifade benim işim bu, ben majoyum der gibi. Portre olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. İnsanlar burda, genelde benim de yaptığım gibi, ilk olarak Pablo Picasso’nun resimleri önünde duruyolar, ve ona saygılarını sunuyorlar.
Resimlerle devam edecek olursam, önümde üzerinde nazar boncuğu şeklinde bir cisim bulunan bir tablo var. Bu tabloda bir insan yüzü var gibi, onun uzerinde de siyah bir şapka. Ay da var.
Bulmak istediğim ressamların arasında Salvodar Dali de vardı, onu görmeden gitmek olmaz demiştim. Galiba onu bulamayacağım.
Yves Tanguy’nun 1954 yılında yapılmıs yağlıboya tablosu, The Mirage of Time bugünün en iyilerindendi.
Bir hayli yoruldum.
Neyi bekliyosun ? Kardeşin kapıdan girip seni kucaklayacak, öyle değil mi ? Ya da biri gelip yanına oturacak, bir anda baban veya annen veya sevdiğin biri oluvericek.
Kahvaltı ediyorum. Bugün farklı olsun istedim kahvaltım. Tek farklılık elime bulaşan un ve zamandı. Sanki hızımı azaltıp etrafa bakınarak elime bişey geçcekmiş gibi. Hıh! Galiba, zamana şans verdim.
Belki de öyle olmalı.
İnsan öncelik verdiği zamanın peşinden giderek onun kazanmasına izin veriyor. Yaşlanıyor bu süreçte. İhtiyar balıkçı gibi. Yorulduğunda anlıyor, daha fazla peşinden sürüklenemeyeceğini. O anda ölüveriyor.
Halbuki ölümsüzdür insanoğlu. İnsan yaşıyorum diyebiliyosa ölmeyecektir. Sadece öldüğü zaman ölümlü olduğunun farkına varacaktır.
Bi sıcaklık geliverdi sabah sabah üzerime. Hava da buz gibi. Sanırsam ilk defa varlığımı bu kadar kendime yakın hissediyorum. İnsanin bazı zamanları olur ya hani, aklı pamukla çevrilmiştir sanki. Kumsalda yatar gibi, uykudan yeni kalkmış hayata yeniden alışmaya çalışır gibi, veya uzun zaman görmediği birine sarılır gibi. Sartre’ın belirttiği aşk, uyku, ayna ve de diğerleri etkisi olmadan insanın ruhunu özgür hissetmesi. Neden bu sabah duygularım, fikirlerim, ve amaçlarım yumuşak bir zemin üzerinde dinleniyolar. Hiçbir fikrim yok. Ama, çok güzel bi duygu.
Süt sağamazsın öküzden ey gafil dostum…
Aptal olup çık, bu bence çok daha üstündür;
Gene beş para etmez satarsın aklını ey dostum.
| — | Omer Hayyam |
| — | Demian, Herman Hesse |
Belli bir noktadan sonra korku başgösteriyor. Sen farkına varmadan, bu korku ve kendi hayali hatalarından dolayı hissettiğin suçluluk duygusuyla sana denileni yapıyorsun. Önceden hareketlerini sorgulamana yardım eden yargı sistemin zamanla devre dışı kalıyor. Senin eleştirel bakış açın, baskalarınınkiyle değisiyor, devamında ise başkası oluyorsun. Başkasına da başkası, kendine de başkası. İçinden cıkılmaz bir yumağın içinde kaybolup gidiyorsun. Karanlıktasın, ışığı bulamıyorsun. Karanlık ışığın oluyor, sen de öteki. Kolay gelsin.
My friend from Ecuador likes arabesque Turkish music. He said he likes smooth music with strings. It is interesting to find someone who likes such music in the States.
It is 12:07 am. I am going to try to write like Hemingway. I am listening to music. I am reading Falih Rifki Atay. I find myself trying to keep quiet at times. Even when I read a book, the words should echo in my mind. However, I feel nothing. I don’t know if I am processing the sentences. I don’t speak. I run out of words. I am without words.